Ölüm, Gurbet ve Aşk… Temmuz 25, 2008
Posted by akademim in Düşünce Günlüğü.30 comments
“Ölümün, gurbetin ve aşkın özünü sıktım, ayrılık ve hasret damladı…”
Bir anne üç yaşındaki evladına yemek yedirmek üzere yanına yaklaşıyor. Fakat çocuk yakın zaman önce alınan oyuncağıyla oynamaya o denli dalmış ki yemek yemeği reddediyor. Anne ne yapsa nafile, yumurcak yemeğini yememekte ısrar ederek sadece oyuncağıyla ilgileniyor. Vakit akşam olurken yavrusunun uyku saatinin yaklaşmasıyla anne tekrar evladının yanına gidiyor. Fakat ufaklığı yatağa götürmek ne mümkün, küçük yavrunun gözü oyuncağından başka bir şey görmüyor. Günler böyle sürüp giderken anne evladının asli gereksinimlerini her karşılamak istediğinde aralarına oyuncak giriyor. Çocuk delicesine sevdiği oyuncağına o denli yoğunlaşmış ki neye hangi ölçüde değer vermesi gerektiğine dair gerekli muhakemesini kaybetmiş halde oyuncak nazarını dolduruyor. Günlerden bir gün anne evladının oyuncağına dalarak uyuyakaldığı bir fırsatı değerlendirerek oyuncağı elinden alıyor ve saklıyor. Ertesi gün uyanan çocuk oyuncağını bulamayınca feryat figan kıyameti koparıyor. Birkaç gün ağlayıp elemini etrafına yaşatan çocuk günler geçtikçe oyuncağına olan bağlılığını yitiriyor ve hayati gereksinimlerine olan ilgisi normale dönüyor.
Seven gönül sevdiğinden ayrıldığı günlerin ardından biricik dert ortağı oğluna bu hikâyeyi anlattıktan sonra bağrında ciltlerce kitabın muhtevasına denk nasihatı saklayan “baban benim oyuncağımdı, Allah aldı…” aklıselim itirafında bulunuyor. Ve evladına küçük yaşında “insan sevdiğini dengeli sevmeli ve asli vazifesi olan kullukta gaflete düşecek ölçüde sevmemeli” büyük dersini veriyor.
Ölüm, gurbet ve aşk… Üçünün de ortak kaderi olmuş ayrılık. Hem sevip hem sevilenler bir zaman gelip ebedi beraberliğe kavuşacaklarını hayal ederek bekler olmuşlar birbirlerini. Peki, nedendir her sinenin ev sahibi olmuş ve değişik yüzleriyle kurulmuş gönüllerimize özlem? Demek dünyanın mayası hasretle ve ayrılıklarla yoğrulmuş. İnsan önce bu gerçeği kabul ederek işe başlamalı ve bu ayrılık duraklarında Sahibini hatırlamalı.
Ve dengeli sevmeli insan, dengeli bağlanmayı öğrenmeli henüz ayrılıklar yaşanmadan. İlle bu gerçeği öğrenmek için çetin imtihanları yağmur yüklü bulutları üzerine çeken ormanlar gibi davet etmemeli muvazenesini yitirmiş kalbiyle. Yıllardır “hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya…” sözünün yalnız ilk kısmını dikkate aldık ve yarın ölecekmiş gibi ahireti hatırlayamadık. Oysa sözün sultanı dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer verin dediği ölçüde kalbimizin balansını ayarlabilseydik daha dengeli sevebilirdik. Ve belki de daha az ayrılık yaşar yada ölümü kavuşmanın ilk adımı sayan ufuk insanları gibi elem mevsimine uğramadan kalbimizde sukut yaşardık. Sevginin gerçek Sahibini; kalbimizi de, sevgiyi de, bizi de yaratanın kalbimizde olması gereken yeri yalancı sevdalara, üç günlük heveslere kurban ettiğimiz günlerden bugünlere ayrılıklardan şikayet eder olduk. Oysa O hep yanımızdaydı ve bize bu tek başına yeterdi ama yetinmesini bilemeyip şifayı hep emanetçilerde aradık.
Ve dengeli seven her kalp gibi dengeli özlemeli insan, bir daha kavuşmayacakmış gibi bir hal ile ahirete iman akidesini düşünmeden yaralamamalı. Gerçekten iman etmiş her kulu kavuşma müjdesi teselli etmesi gerekirken, bu muştudan beri kalıp bizi lutuflandırana gaflet içinde olmamalı. Her ayrılıkta bizi bırakıp gitmeyeni hatırlaması gereken insanın kalbinin kıvam bulması için daha kaç ayrılık acısıyla pişirilmesi lazım.
Ölümün, gurbetin ve aşkın durağında duruyor zaman, ihlasın tozu dumanına katmış firâkına bakıyor ve yaşanılası her anın ardından açtığı ellerinin sema ile vuslatına doyuyor. Bir de dudaklarında aynı terennümün fısıltısı; “Ya Bâki, Entel Bâki…” meleklerin kulağına ne de hoş geliyor…
Beni Senden Soranlara Selam Söyle Dost… Temmuz 13, 2008
Posted by akademim in Gurbet Günlüğü, Gurbet Mektupları.Tags: Add new tag
22 comments
Nasıl baslar ve nasıl sürer gurbet mektupları hiç bilmem. Yaşamadım daha önce ve yaşayanların hissiyatına ortak olamadım anlaşılan yeterince. Her neyse içinde bulunduğum kafa karışıklığına uygun birkaç söz sıralayayım.
Oralar nasıl diyenlere; iyice de, güzel yerlerden söyle…
Kıymetli Dost, bu Amerika denen gurbet memleketinin ucu bucağı yok; gezmenin, tanımanın, bitirmenin imkanı hiç yok! Amerika hakkında, tasvirler içerikli yüzlerce mail alabilirsiniz ve tümü birbirinden çok farklı olabilir. Buralara yeni gelen birinin ‘bana falan yönü şu şekilde anlatılmıştı’ dediğinde acemilik emaresi kabul edilerek gülünüyor ve eline bir harita verilerek Türkiye ile Amerikanın yüz ölçümünü karşılaştırması tavsiye ediliyor. Amerika eyaletlerden oluşmuş ve her eyaletin birbirinden birkaç istisna dışında tümüyle farklı olduğu bir ülke. Tabir yerindeyse her eyalet bir devletçik burada. Eyaletlerin vergileri, kanunları, ehliyetleri, mevsimleri, saatleri, kültürleri birbirinden farklı vesselam…
Dallastaki evim ve arabam…
Biz Texas Eyaletinde, Dallas’a (city) bağlı 30 mil mesafede Denton (country) da ikamet ediyoruz. Ve tahmin edeceğiniz üzere yalnız buralar hakkında kanaat sahibi olduk.
Amerika denince akla gelen yüksek binaları biz New York’a uçakla inerken gördüklerimizin dışında görmedik. Örneğin Denton’da şehrin tam merkezindeki 6-7 katlı bir hükümet binası (goverment building) var, bunun dışında evler en yüksek iki katlı olabiliyor. Burada yaygın ev tipi zemin ev dedikleri tek katlı bahçeli garajlı evler. İki katlı olanlar genellikle apartman dedikleri tür olarak birbirine bitişik olarak uzunca oluyor ve her dairenin bağımsız bir girişi var. Bizde üniversiteye arabayla on dakika mesafede tek katlı bahçeli bir evde oturuyoruz.
Denton’nın mevsimi Antalya’ya benzetiliyor. Kış anladığımız manada hiç yaşanmıyor denebilir. Fakat buralara kıyasla her yıl ortalama on beş gün kadar yaşandığı söyleniyor. Havası oldukça nemli ve sıcak. Zaman zaman kısa süreli sürpriz yağmurlar da oluyor. Bu nedenle burada klima ve soğuk içecekler hayatın alışılagelmiş bir parçası.
Buralarda evlerde takdir edilecek bir standart donanım var. Örneğin evlerin birçoğunda evlerin tüm odalarını aynı anda ya da ayrı soğutabilecek klima sistemi, her odada zorunlu şehrin itfaiyesine bağlı duman detektörü bulunuyor. Ayrıca şehrin kanalizasyon sistemi gibi, öğütülmüş çöpleri evlerden toplayan bir sistemi var. Bu nedenle birçok evde mutfak lavobasının yanında bir lavoba daha var. Küçük çöpleri oraya atıyorsunuz ve bir düğmeye basmanızla sizin göremediğiniz çöp öğütme sistemi kemikleri dahi ufaltarak gönderiyor. Türkiye’de moda tabirler olarak bazılarının yaptırdığı amerikan mutfak, amerikan kapı ve diğerleri burada dekorasyon kültürünün bir parçası. Bizim evi anlatırsak, hemen girişte ilk oda (bizim kültürümüzden tamamen farklı olarak) ebeveyn yatak odası, içinde kendine ait banyo tuvaleti var. Girişten birkaç adım devam ettiğinize evin ortak kullanım alanı olan amerikan mutfaklı salan karşılıyor sizi.Arkada da iki tane kutu gibi oda var. Bazı arkadaşların (onlar kendilerini bilirler) salona dört çekyat sığıyor mu? Dediklerini duyar gibiyim. Küçük bir salon sığmıyor, ayrıca salondan bahçeye bir kapı açılıyor.(hatırlamışken Amerika da çekyat diye bir şey yokmuş, ayrıca yaylı yatakları da oldukça kalitesiz ve özelliksiz; İstikbal’e duyurulur). Yemekler salonda yeniyor, vazifeler hakeza, onun dışında salonda birlikte vakit geçirilmiyor, herkes odalarında ya ders çalışıyor ya da dinleniyor. Salonda ayrıca küçük bir çamaşır odası var, çamaşır makinesi orada duruyor. Burada evler genellikle beyaz eşyası mevcut şekilde kiraya veriliyor, fakat bizim ev yeni bir ev olduğu için bizimkiler çamaşır makinesini ve buzdolabını sıfır aldı. Fırın ve çamaşır makinesi bilinenden çok farklı; örneğin, çamaşır makinelerinin son çıkanları da dahil merdaneli. Otomatik makineler 1000 dolardan başladığı icin pek tercih edilmiyor. Makineye deterjan atarken de deterjanı, yumuşatıcısı, kireç sökücüsü ayrı değil; hepsi tek bir sıvıda toplanmış.Birde mikro dalga fırınımız var.Burada dondurulmuş gıda çok yaygın olduğu için her yere mikro dalga fırın konulmuş; okulda öğrenci çalışma odalarına, toplu mekanlara, hatta uzağımızda bir camii var oraya bile.İlave bilgi, Türkiye 1 tane termik santral yapalım mı diye onlarca yıldır tartışadursun Amerika’da toplam 56 tane varmış, ve burada hayat demek elektrik demek. Her şey elektrikle çalışıyor ve tasarruf kaygısı duyulmuyor. Geldiğimizde banyoda aynanın üstünde 8 adet 200 vatlık ampul vardı, tabii biz değiştirdik.

University of North Texas ve üniversite zamanlar…
Buradaki üniversiteleri görünce ve okumaya başlayınca gerçekten öğrenciliğin ne olduğunu hissettim. Türkiye’deki gençlerin hayalini kurdukları üniversite yılları ancak buralardaki üniversitelerde yaşanabilir sanıyorum. Mimari yönüyle üniversitemiz aynı anda 40.000 bine yakın öğrencinin okuduğu dev bir kampus. Türkiye’de tanıtımlarda kullanılan “kampuste yaşam” ifadesi burada tam olarak anlamını buluyor. Üniversitenin çevresinde duvar yok ve birçok yerden üniversiteye giriş yapılabiliyor. Bir mahalle gibi geniş bir araziye yayılmış ve bir öğrencinin içinden çıkmadan günlerce kaldığında tüm ihtiyaçlarını görebileceği tüm tesislere sahip. Üniversitenin başladığında ilk hafta, bir hafta boyunca derslerle üniversitenin tüm tesislerini etkin kullanma anlatılıyor ve gezdiriliyor.(Tabii biz yetişemedik) Spor tesisleri sabah 06.00 dan 12.00 ye kadar açık. Türkiye’de profesyonel sporla uğraşan arkadaşlar böyle bir spor sitesi görmediklerini ve olduğunu zannetmediklerini söylüyorlar. Ben gezerken ismini daha önce hiç duymadığım birçok spor branşının burada olduğunu gördüm. Adamlar yapmışlar deriz ya, spor tesisinin içine tırmanıcılık için yapay dağ gibi bir şey yapmışlar. Neyse anlatmakla bitmez, benimde ilgimi pek çekmiyor. Ayrıca ülke çapında başarılı ünlü bir amerikan futbolu takımları var, hafta sonları bazen kendi sahalarında maçları oluyor ve epey gelen oluyor. Kütüphanesini nasıl ifade etsem; ben zihnimizde sınırlar olduğuna bu kütüphanede karar verdim. Bu kütüphanede saat yok 24 saat açtık, ve sabahlara kadar çalışan bir sürü insan var. Burada Pazar günü saat 00.00 da kütüphaneden çıkmak falan fedakârlık sayılmıyor. Kitap almada ve geri getirme konusunda sınır yok. Kamyonu dayayıp dilediğin kadar kitap alabilir ve istediğin zaman teslim edebilirsin. İnternet bölümünden sınırsız yazıcı çıktısı alabiliyorsun ve sınırsız fotokopi çektirebiliyorsun. Araştıran, okuyan, çalışan adama burada sınır yok, aklına bir konu takıldı atla arabaya saat gece üçte dilediğin kaynağı al. Hadi canım ne lüzumu var demeyin. Burada doktora yapmak çok ağır tempo gerektiriyor. Beş sene boyunca yat sonra kütüphanelerde yat kalk nasıl alışırız bilmem… Dil okuluna gelelim; burası tam anlamıyla insan atlası, her milletten adam var.Fakat bizler buralarda çok azız ve o burukluğu çok duyuyoruz. Kimi yamyam, kimi Hindu, kimi Tayvanlı kimi bilmem ne bela… Kalabalık ortamlarda bile bizim arkadaşlar temiz nasileriyle hemen fark ediliyor. 80 civarında Arap ve yine aynı civarda Uzakdoğulu var. Güzel şeylerden bahsetme kararlılığımı sürdüreyim ve pek girmeyeyim. Vazifeleri burada çan sesleri altında bulduğumuz boş bir sınıfta kestirdiğimiz kumaş parçalarında eda etmeye çalışıyoruz. Her şeye rağmen burada akademik İngilizce kursu görüyoruz. Tabii her yerde olduğu gibi üniversitede de hiçbir şey yiyemediğimiz için öğlen için ekmek arası evden hazırlıyoruz.
Yaşama dair gözlemler…
Kıymetli Dostlar,
Bu topraklarda her şeyin merkezinde insan var. İnsan hayatı burada ucuz olmaması bir yana, bu konuda hassas olmamanın bedelleri de çok ağır. Biz her ne kadar iki haftadır burada olsak da tecrübeli insanlarla birlikte olmanın avantajıyla epey bir kanaat sahibi olduk. Devlet burada her konuda toplum yaşamını düzenleyen çok ayrıntılı kurallar koymuş ve bunun takibini uzun yıllar yapmasından dolayı bu kurallar burada önemli bir kısmı itibariyle kültüre de sinmiş. (bir sosyologun notları) Burada mevzuatları bilme işlerini çözmede olmasa olmaz bir kaide. Öncelikle her vatandaşa bir (social security) sosyal güvenlik numarası veriliyor. Dışardan gelenler ise ancak bu numarayı Amerika’da çalışmaları neticesinde alabiliyorlar. Bu numara olmadan kesinlikle cep telefonu ve kredi kartı alınamıyor. Ayrıca işlerin tamamına yakını internet üzerinden hallediliyor. Tabii eğer kredi kartınız yoksa size Amerikanın asfalt yolları gözüküyor. Ehliyet almak ise oldukça basit. Yalnızca başvurunu yapıyorsun ve başvuru tarihinden itibaren ilk üç ay içerisinde istediğin bir güne randevu alarak tek başına sınava girebiliyorsun. İsteğe bağlı olarak yanında tercüman götürebiliyorsun. Her eyaletin vergi oranları da farklı.Texas petrol gelirinden dolayı Amerikanın en düşük vergi oranlarının olduğu yerlerden biri. Tabii hiç vergi olmayan küçük bölgelerde varmış. Vergi derken yalnızca ev araba vergisi diye düşünmeyin, iğneden ipliğe her ürünün vergisi eyaletin vergi oranına göre belirleniyor. Örneğin New York’ta vergi oranı yüksek olduğu için oralarda yaşamanın maliyeti daha yüksek. Buralarda mesafeler birbirine epeyce uzak şehirler araziye yayılmış şekilde. Toplu taşıma diye bir şey yok denecek kadar az, biz şuana kadar görmedik. Durak kavramı da doğal olarak yok. Takside şuana kadar bir adet gördük. Telefonu varmış sadece çağırıldığında trafiğe çıkıyorlarmış. Tüm bahsedilenlerden maksat burada herkesin birer ikişer arabası var. Arabalar genel olarak kaliteli ve büyük motorlu. Türkiye’de bilinen markaların hiç duymadığınız onlarca kaliteli modelleri burada mevcut. Fiyatları ise sıfırları hiç hesaba katmazsak 300 dolardan başlıyor ortalama bir taksi 3000 ila 6000 arasında iyi bir seçenek bulunabiliyor.1500 civarında da bir çok araba var fakat bir yıl içinde kendi değeri kadar masraf çıkardığı söyleniyor. Burada işçilik çok pahalı. Arabaların tamamına yakını otomatik ve benzinli.(Şu ana kadar dizel ya da düz vites görmedik).Trafikte de hiçbir araba dikkatimizi çekmez oldu, insanın zamanla gözü ülfet ediyor. Ortalık 3000–4000 motor arabadan geçilmiyor, gelgelelim şehir içinde 30 mili aşamıyorsunuz. Şaka değil gerçekten aşılamıyor. Trafikte hayret edilecek bir heyecansızlık var, kimse kimseyi sollamıyor, korna sesi duymanız neredeyse imkansız (büyük şehirlerde bu şekilde olmayabilir) Arkadaşlarla boş bir yerden geçerken kornaya basta kulağımızın pası silinsin diyoruz. Birde buralarda sahip olduğun arabanın sosyal statüne hiçbir etkisi yok, bir öğrencinin son model arabası varken, bir iş adamının daha düşük bir arabası olması çok normal. Burada kıskançlık, gıybet, dedikodu… Bu duygular yok. Araba almanın prosüdürüde son derece basit ve ilginç. Araba alacağınız kişiyle kendi aranızda birlikte düzenlediğiniz bir belgeyi satan “ben sattım” diye, alan “ben aldım” diyerek imzalıyorsunuz ve bu belgenin bir nüshası devlete bırakıyorsunuz. Her şey yarım saatte bitebiliyor.
Başta kanunların her eyaletin kendi içinde çıkarıldığını ve insan merkezli hareket edildiğinden bahsetmiştik. Bu konuyu pekiştirecek duyduğum bir örneği nakledeyim. Bizim ev tren yoluna yakın sayılır. Tren her karayoluyla kesişmesinde gerekli tedbirler alınmasına rağmen uyarı sireni uzunca çalıyor. Bu meseleyi sorduğumuzda izah ettiler. Zamanın birinde bir okul sevisi ile tren çarpışmış ve birçok çocuk ölmüş. Bunun üzerine eyalette derhal bir kanun çıkarılmış, okul servisi tren yoluyla kesiştiği kavşağa her geldiğinde görevli kişi arabadan inmesi gerekiyor ve kulağınısağa doğru vererek trenin gelmediğinden emin olması gerekiyor, ancak bu sartlar yerine getirildikten sonra servis hareket edebiliyor.
Şimdi size muhtemelen duymadığınız ilginç bir uygulamadan bahsedeyim, “Garage Sale” diğer bir ismiyle “Saturday Sale”. Buralarda birçok evin yanında genişçe bir garajı var. İnsanlar evlerindeki kullanmadıkları yada eski duruma gelmiş eşyalarını garajlarında biriktiriyorlar ve cumartesi sabahları ailece onları özenle sergi durumuna getirerek satıyorlar. Bunun sebepleri, öncelikle burada eşya atmak diye bir kültür yok, bu yönüyle eşyanın hayata kazanılması düşünülüyor, diğer yönüyle eşyaları atmak gibi bir imkanları da yok çünkü çöp haftada bir gün toplanıyor ve küçük poşetler halinde kabul ediliyor, onlarda evlerindeki kalabalığı çıkarmanın bir yolu olarak bun yapıyorlar. Ayrıca bu işten keyif alıyorlar, hep birlikte ailece eğleniyorlar. Bu konuda zengin – orta sınıf ayrımı yok. Bu satışı her seviyedeki aile yapabiliyor ve yine her sevide aile alıcı olarak garage sale tabelası asılmış evleri geziyor, ihtiyacı olan şeyleri en avantajlı şekilde almak için sabahın altısından itibaren yollara koyuluyorlar. Şimdi size aldıklarımızdan birkaç komik örnek vereyim; ekmek makinesi 2 dolara, laptop çantası 2 dolar, bisiklet 15 dolara, masa lambası 1 dolara, masa saati 1 dolara, hp monitor 10 dolara, televizyon 10 dolara gibi gibi… Koltuklar, tarihi tablolar, kitaplar yok yok.
Buraların bencesi…
Bunca sayfayı sabırla okuyarak gurbet yalnızlığımı paylaşan vefakâr dost…
Buralara geliş gayemiz malumunuz efendim. Buza yazı yazar gibi bir tohum ekebilir, öyle dönebilir miyiz in sancısı ve gelecek nesillerin boy veren çınarların altında gölgelenecekleri hülyaları…Buralarda azız, hem çok azız. Fakat size bir sır vereyim, buradaki gönül dostlarınız tüm dünyanın problemini çözebilecek nitelikte ve gayrette. Nereden geliyor bu kehanet diyenlere, bu ulviler kendi problemlerini çözmüşler delilini sunayım. Vakit müsaade ederse, Hak müsaade ederse bir zamanda onları size insanlık nadideleri olarak yazarım. Her neyse ben buraların yenisi olarak kardeşlerime derim memleketin kıymetini bilin. Üzerine uzunca düşünerek kanaatimi ifade edeyim ki; ne kariyer için, nede başka bir şey için asla vatandan ayrı kalmaya deymez. İnsanı buralarda ayakta tutan tek şey gayeyi hayali. Buralarda insan iki fikir akımına kapılıyormuş; ya her şeye sövenler memleketini yerden göğe sığdıramayanlar ya da hayranlıklarından gözü bir şey görmeyenler. Şimdilik ikisine de kapılmamaya çalışıyorum. Türkiye insanlığından alacakları çok şey olduğu muhakkak, fakat düzen adına iyi okunması gereken bir yer burası.(Bu paragrafı yazarken arkadaş Zeki Müren açtı ama ben hiç etkilenmedim!) Hayatın mayasında, zahmetsiz rahmetin olmayacağı formül ize edilmiş. Söz uzar gider ben vaktinizi almanın özrü ile müsaadelerinizi isteyeyim efendim. Tanıdıklara selamımızı ulaştırmak size borç olsun. İletişim kurmak talebi olanlara e-mail adresimizi verebilirsiniz.
Türkiye’de mektup yazma konusu anlatılırken son kırk senenin bizde müfredatı aynı olduğundan herkes hatırlayacaktır, benim rikkatime dokunan bir bahis vardır. O da askere, gurbete ya da hapishanede kalanlara gönderilecek mektupların, okunmayı güçleştirecek şekilde çirkin yazılması tavsiye edilir ki, mektup bir çırpıda bitmesin bir vakit onunla zaman geçsin diye… Mektup, zaman zaman okuyanın sarılıp ağladığı, dostun dosta hasretini dindiren bir hale bürünür ve bu haliyle yazılan cümlelerin ötesinde çok şey ifade eder. Günümüz teknolojisinin imkânları bir yana soft olarak yazmanın azizliğiyle çirkin yazma seçeneğimiz olamadı. Bizde uzun tasvirlerle dostlarla daha fazla birlikte olup halleşmek istedik. Vakitlerini daha faydalı uğraşlara ayırmak mümkünken gurbette yalnızlığımızı paylaşan ya da uzaktan halimizi anan tüm dostlara dua etmeyi bir ödev biliriz.
Sizlere bugünlerde dilime dolanan bir parçayla veda ediyorum.
Sen olmazsan (…) buralara gelemezdim ben… Sevemezdim bu şehri, anlamazdım dilinden…
Dualarınıza muhtaç kardeşiniz,
Kemal
Bekle Bizi İstanbul… Mayıs 5, 2008
Posted by akademim in Müzik Klipleri.Tags: Add new tag
17 comments
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünür düşünürüm
İstanbul
Ey sen ne güzelsin kavgamızın şehri
Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul
Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi
İstanbul
Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul
Sen bize layıksın bizde sana İstanbul
İstanbul
Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla köprülerinle meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul
Adım Adım Kişisel Gelişim ya da Kemâlât Yolculuğu Mart 18, 2008
Posted by akademim in Düşünce Günlüğü.23 comments
Batıdaki ismiyle “kişisel gelişim” bizdeki adıyla “kemâlât yolculuğu” insanın doğumuyla başlayan ve ölümüne kadar devam eden bir süreçtir. İslam âleminde kemâlât yolculuğunun hedefi olan “kâmil insan” olmanın düsturlarını model olarak Efendimiz (sav)’in hayatı belirler. Peygamberimizden (sav) günümüze bin beş yüz yılı aşkın bir süredir bu yolculuğun kaideleri “tasavvuf yolu”, “tarikat yolu” gibi özde aynı metotta farklı şekillerle vücut bulmuştur. Oysa batıda ilk defa kişisel gelişimin terennüm edilişinin tarihini üç yüz yıldan geriye götürmek mümkün değildir. Kişisel gelişim çalışmaları batıda Avrupa’da doğmuş ve özellikle son yüz yılda Amerika’da Amerikan sosyolojisinin gelişmesiyle önemli ölçüde hız kazanmıştır.
Psikoloji ve sosyoloji ilimlerinin batıda çıkışı ve gelişmesinin en temel amacı bireyin yaşama prensiplerinin ve toplumun işleyiş biçiminin tespit edilmesidir. Böylece dine ihtiyaç kalmadan bireyleri mutluluk ve başarıya ulaştırarak toplumları yönetmek hedeflenmektedir. Bu bağlamda çok kısa zamanda beşeri ilimlerde önemli yol kat edilmiştir denebilir. Fakat İslam’ın kemalat anlayışı yanında bir çuvaldız boyu yol alınamamıştır dense sezadır. Bugün ne birey dünden daha mutlu, nede toplumlar barış ve huzur içindedir. Aksine tarihte görülmediği ölçüde devam eden, tüm dünya coğrafyasına yayılmış savaşlar ve medeniyetin miminden mahrum insanlık bunun en büyük delilidir.
Elbette kişisel gelişiminde bizlere kazandırdığı yeni perspektifler olmuştur fakat bunun asıl sebebi yitiğimiz olan bizim ilmimize kapalı yaşamamız ve onu yıllar yılı hakir görmemizdir. Ülkemizde özellikle doksanlı yıllarla başlayan ve iki binli yıllarda tesiri zirveye çıkan kişisel gelişim rüzgârının gençliği sardığı günlerde yurt dışında alanında çeşitli araştırmalar yapmış sosyolog bir büyüğümüze bu konuda bazı sorular sorulmuştu. O yıllarda özellikle konunun meraklıları günden güne batıdan tercüme edilen onlarca kitap arasında ciddi bir kafa karışıklığı yaşamış ve bu konuda nasıl bir yol izlemeleri gerektiğine dair güvenilir bir rehberliğe ihtiyaç duyuyorlardı. Sosyolog büyüğümüz beklentilerin ötesinde aldığı soruların tümüne yalnız bir cümleyle kuşatıcı bir cevap vermişti: “Kişisel gelişime dair aradığınız cevapların tamamı Efendimizin (sav) tüm hadislerini içeren on sekiz ciltlik Kütüb-i Sitte kitaplarında mevcuttur, hangi konuda rehberliğe ihtiyaç duyarsanız bakabilirsiniz…” Bu enfes cevap ilerleyen yıllarda ana dal olarak Sosyolojiyi ve yan dal olarak Psikolojiyi seçen başta bu satırların yazarı olmak üzere salonda bulunan herkesi ziyadesiyle tatmin etmiş, yıllarca sürecek karmaşık ve sonuçsuz bir yolculuğun zahmetinden kurtarmıştı.
Şimdi kendi kendimize sorsak; ilk insan Hz. Âdem’den kıyamette kadar gelecek insanlık arasında en iyi komutan, en iyi baba, en iyi eş, en iyi dede hâsılı aklımıza gelebilecek ne kadar iyiye ve güzele dair sosyal rol varsa en üst makam sahibi kimdir? Hiç kuşkusuz her Müslüman’ın vereceği cevap aynı olacak ve ortak akıl tüm güzelliklerin zirvesini tutmuş Efendimiz (sav)’i işaret edecektir. Hayatımızdaki tüm makro problemleri mikro çözümleri Efendimiz (sav)’in yaşamı olan siyer-i nebi de kodlar halinde yaşanarak dercedilmiştir ve hepsi okunarak, tefekkür edilerek açılmayı beklemektedir.
Batının kişisel gelişim anlayışında adım adım ilerlemenin bizdeki adı “tedrici tekâmüldür”. Batı kaynaklı kitaplarda çok karşılaşacağınız “9 adımda iyi baba olmanın yolları”, “yönetici olmanın 40 kuralı”, “6 adımda verimli ders çalışma” gibi ulaşılmak istenen hedefi parçalara ayırma metodu çok yaygındır. Bu yaklaşım tedriciliği ve düzenli düşünmeyi salık verdiği için her ne kadar çok yararlı olarak algılansa da aslında insandaki tekâmül sürecini bir anlamda sınırlandırmakta ve insana kendine özgü modeller geliştirme üretkenliğinden de mahrum etmektedir. Daha yolun başında okuruna yolun sonunu göstererek bireyin tekâmül sürecine aktif katılması engellenir. Düşünmeyen canlılar için ancak uygulanabilecek kimi metotlar insanlar üzerinde uygulandığında her zaman bir tatmin sorunu yaşanacağı muhakkaktır. Oysa İslam’ın öğretisi olan kemâlât yolculuğunda hedef her konuda Efendimiz’e ulaşmak olduğundan yol bir ömür devam etmekte ve insanda her konuda gelişim süreci ölene dek sürmektedir. Hangi seviyede olursa olsun gelişimi duran sosyal olaylar yerinde kalamaz ve geriye düşüş başlar. Teorik olarak mükemmel insan olmak mümkünmüş gibi gösterilse de insanın herhangi bir konuda mükemmele ulaştığı zannıyla beklemesi imkânsızdır. Kendini daima yenilemeyen ve geliştiremeyen insan kokuşmaya mahkûmdur. İnsana bir ömür tekâmül etme hedefi veren ve bu yolun yaşanmış modelini bizzat gösteren İslam’dır.
Fakat ne yazık ki günümüzde araştırma ve okuma yorgunu neslimize öğretilen siyere ve sünnete dair bilgiler sathi kronolojik hayat ile sınırlı kalmaktadır. Bugün Efendimiz’in hayatında uygulama olarak yer almayan birçok yanlış toplumun bilgisizliği yüzünden geçen zaman içinde kültür olmuş ve hayatımızda kalıcı bir yer almıştır. Böylece öncelikler birbirine karışmış ve Allah’ın önem sırasının önüne şahsi yargılarımız ve birkaç nesildir büyüklerimizin miras yoluyla çocuklarına devrettikleri çarpık anlayışlar geçmiştir. İslam’da çocuk terbiyesi bahsinde ve Efendimiz’in hayatında örneği olmadığı halde evladına şefkat göstermeyen ebeveynler, ifrat tefrit derecesinde namus algısına sahip olanlar ya da sebeplere riayet etmeyip kendini hayattan tedriç ederek ibadethanelere kapananlar kendilerine kimi ya da hangi dini referans alıyorlar acaba?
Yirminci yüzyıl her ne kadar fen ilimlerinin asrı olsa ve beşeri ilimler ihmale uğrasa da insan ve topluma dair ilimler günden güne hak ettikleri değeri alacaktır. Bugün insanoğlu afak âleminde uzaya çıkmış olmasına rağmen kendi içinde yolcuğa çıkamadığı için hakiki sahibine ulaşamamıştır. Yunus’un “kendini bilen Rabbini bilir…” hakikatini kavrayamayan günümüzün modern aklı, yüksek kuleler yaptırıp Allah’ı arayan firavun zihniyetinin mirasçıları olarak uzaya çıkıp yüce yaratıcıyı hep madde âleminde aramaya kalkarak bir yanılmadan diğerine yollarda takılıp kalmışlardır. Şimdi insanlık beşeri ilimlere İslam’ın boyasıyla kendi rengini verecek ve bu ilmi şahsi ya da siyasi menfaatlere kurban etmeyip insanlığın hizmetine sunacak inançlı sosyal bilimcileri beklemektedir. Ve maalesef o gün gelene kadar da beşer dünyayı kendi hesabı adına yontanların elinde oyuncak olmaya devam edecektir.
Her insan yaratılışı gereği her konuda hep doğruya ulaşma çabası içinde yaşamını sürdürür. Dünyada ulaşılması gereken o kadar çok doğru vardır ki her birine yüzler ömür verilse bazı doğruların topuklarına ancak ulaşılabilir. Çünkü sosyal bilimler fen bilimleri gibi günümüzün kıstası olarak kabul edilen test edilebilir bir keyfiyete sahip değildir. Oysa insanın her konuda en doğruya ulaşmak için araştırma yapmaya yeterli yaşam süresi yoktur. Bu durumda hayatın her alanında müdrik olduğu zahmetle ulaşabileceği sağlam bir dayanak noktasına ihtiyaç duyar. Hareketlerimizde pergelin sabit ayağı da diyebileceğimiz referans kaynağımız bize her davranışımızın sağlamasını yapma imkânı sunar. Eğer insanlık doğruya yalnız aklıyla ulaşmaya çalışırsa dünyada kafa sayısı kadar doğru türeyebilir ve birçok konuda anlaşmak imkânsız hale gelir. Böylece bazı meselelerde “bana göre, sana göre…” anlayışı ile ortak bir doğruda buluşmak mümkün olmaz. İşte bu güç noktada İslam imdadımıza koşar ve Kur’an’ın ölçüleri ve Efendimizin (sav)’in hayatı herkesin üzerinde ittifak edeceği bir birliktelik, ittifak kapısı olarak bireysel ve toplumsal felahı garanti eder. Hz. Ömer’in mehir konusundaki içtihadını işiten yaşlı bir kadının arkadan perdeyi sıyırarak Efendimizin (sav)’in hadisi ile itiraz etmesi ve sonrasında Hz. Ömer’in basiretle geri adım atması herkesin kendine ait bir doğrusunun olamayacağını, mutlak bir doğrunun ittifak için gerekliliğini açıklayan yerinde bir örnektir. Bir devlet başkanıyla yaşlı bir kadını aynı zeminde uzlaşabilmesi ancak bu şekilde mümkün olur.
Kişisel gelişim öğretilerinin diğer bir handikabı da kültürlere verdiği tahrifattır. Kişisel gelişim bir konuda ortak bir hareket tarzı belirler ve doğruyu kültürleri yok sayarak tüm coğrafyalara aynı şekilde dayatır. Örneğin her milletin liderlik tarzı, ebeveynlik sorumlulukları gibi birçok birbirinden farklılıklar arz edebilir. İslam’da ortaya konan şahsi kemalat yolculuğunun kuralları temel nasları belirler ve dinin kültürle şekillenmesine, böylece de kültürün yaşamasına imkân tanır. Kişisel gelişimde ise ortaya konan ve mutlak doğru olarak takdim edilen bilgiler kolay algılanabilir düşünce paketlerine konarak tüm dünyaya pazarlanır. Aslında kültürleri yok eden benzer bir yaklaşım günümüzün modernleşme anlayışında da vardır. Mesela gelişmişlik ile hiç ilgisi olmamasına rağmen sanki modernleşmenin olmazsa olmazı halinde sunulan günümüzün tek tip modası ya da müziği konumuzu izah eden örneklerdendir. İnsanlığın sahte modernleşme hedefine ulaşma uğruna kültürlerini hiçe sayarak kolayca vazgeçtikleri mimarilerinden mutfak kültürlerine, davranış biçimlerinden, düşünme tarzlarına tüm değerleri giderken yerlerine başka baskın bir kültürü bırakmaktadır. Yarının zirvesinde insanlığa yön verecek milletler kuşkusuz kendi olarak kalmayı başarabilen arasından çıkacaktır.
Kişisel gelişim adımları ve şahsi kemalat yolculuğunun birbirinden bağımsız açılardan mukayesesinin yapılmasında gaye konu üzerine düşünme kapılarını aralamaktır. Eğer yaşamımız boyunca kazandığımız her yeni sosyal rol için onlarca kitap karıştırıp gelip geçici doğrularla yolumuzu bulmaya kalkarsak yollarda bir ömrün heba olmamız mukadderdir. Bizlere düşen her meselede hayat yolumuzu aydınlatıp bize gerçeğin kendisini sunan, ilahi kaynaktan beslenerek şekillenen Efendimizin (sav)’in hayatını didik didik etmek ve önceliklerimizi kendimize göre değil Hakkın muradına göre ayarlamaktır. Unutmayalım her makro problemimizin mikro çözümü Efendimizin (asm)’in hayatında mevcuttur ve bulanlar arayanlardır…
Farklı Bir Bakış… Şubat 26, 2008
Posted by akademim in Akademi Kalemlerinden.14 comments
Acı, tatlı, üzüntü, sıkıntı, dert, keder, aşk, sevgi…
Bunlar birer yaşam belirtisi… Ya olmasaydı?
Çoğu zaman ağır gelir insana yaşadıkları…
Belli belirsiz görür/görmez/göremez geleceğe dair çizdiği yolun hatlarını ve belirsizlik der adına…
“sıkıldım ben adı belli olmayan belirsizliklerimden” diye hayıflanır çoğu zaman…
Aslında;
Belirsizlikleri insan kendi oluşturur beyninde…
Belirsiz olarak adlandırır geleceğe dair yaşayacaklarını… Ne yaşayacağını ve neler ile karşılaşacağını bilmeden adına BELİRSİZLİK der… Haksızlık eder yaşayacaklarına ve kendine…
Aslında:
Açmalı beynini, yüreğini güzelliklere… Güzel olacak diye düşünmeli… Güzel şeyler yaşayacağım diye düşünmeli… Kapatmamalı bütün kapılarını güzelliklere…
İstersen gelir, istersen olur…
Sen kilitlersen “belirsizlik” adıyla yüreğini, beynini; sana gelmez…
Sen olsan gelir misin? Kapalı kapıyı açmaya çalışır mısın?
Zorlar mısın?
Güzel olan için emek veriyor isen sana gelir…
Ama
Sabretmelisin… Tevekkül ederek…
En mühimi; insan psikolojisi bozuldu mu, toparlamak zor…
İzin vermemelisin…
Kendinin farkına varmalısın…
Önemini, değerli olduğunu, özel olduğunu…
Birçok kişiden daha farklı özelliklere sahip olduğunu,
İnsan olduğunu ve insanın dönem dönem zorluklarla karşılaşabileceğini
Ve
Psikolojini bozar isen kendine faydalı olmayacağını farkına varmalısın…
İnsan kendinin en iyi dostu ve en büyük düşmanıdır aynı zamanda…
Sen kendinin düşmanı olma!
Dostu ol
İnsan ne düşünür ise karşısındaki hakkında, o oranda yaşar güzellikleri…
İnanıyorum ki veyaşadığım kadar biliyorum ki;
İnsan eğer güzel düşünüyor ise karşılar onu bütün güzellikler…
Kucak açar kendisine…
Sahip olduğu, yüreğindeki güzellikler gibi…
Şimdi vakti ve zamanıdır güzel düşünmenin, emek vermenin ve tevekkül etmenin…
Yazan: Bahriye Hanımefendi
(Ablası Erva İnan vesilesiyle yayınlıyoruz, kendilerine ve muhterem kardeşine teşekkür ediyoruz)
Sevgilime Sevgilerimle… Şubat 14, 2008
Posted by akademim in Uncategorized.12 comments
Bir Günü Bekleyerek Yaşamak… Ocak 27, 2008
Posted by akademim in Düşünce Günlüğü.41 comments
Hep beklentiler kuşağında geçti ömrümüz ve bu ahvalde de tükenmeye de devam ediyor zaman… İlk defa “bir günü bekleme kaderimiz” bizi sardığında bizde kundağa sarılı haldeydeydik ve Rabbin bizi emanet ettiği ebeveynimize irademizden azade bakıyorduk. O gün bugündür de biz hep bir günü bekleyerek yaşıyoruz. Kendi devri itibariyle altı yaşında hafız olan çocuklara defalarca şahit olan dedem üç dört yaşlarımızda “bu çocuğa Kur’an öğretin…” dediğinde çevredeki büyükler merhamet örtüsüyle sarmaladıkları hisleriyle ilkokula başlayacağım günleri işaret ederek hayatım en hayırlı öğrenme hamlesini erteliyorlardı. Doğumla altı yaşı arası olan şuuraltı beslenme dönemi sürecinde bir kısım büyükler okusun yazsın öğrensin diyordu. Bir kısmı ise tohumun toprakla buluştuğunda en bereketli ürünü vereceği mevsimi kaçırıyor olmanın farkındalığından mahrum, “daha yaşı küçük, bırakın çocuk çocukluğunu yaşasın, oynasın…” düşüncesini terennüm ediyorlardı.
Derken bir sabah ilkokul önlükleri giyildi, büyüklerin elleri öpülerek hayır duaları alınıp okul yolu tutuldu. Günler günleri kovaladı ama bu defa da ulvi gayeler dersler, ödevler, “aman karışmayın yaza öğrenir…” benzeri bahaneler sıralanarak yeni bir güne ertelendi. Yaz geldi, günler güz gördü derken, “çocuklar yorgun, bir tatili hak ettiler…” iyi niyet paketli düşünceler bir sonraki tatilleri işaret ettiler.
Bir gün geldi bende öğrendim “bir güne odaklanarak hayırları erteleme” yaşam masalını ve o günden sonra artık büyüklerime ihtiyaç kalmadan hep yarın için yaşadım bugünü unutarak… İlkokulun sonunda Anadolu liselerine girebilmek hayalleriyle günleri oyaladım, ortaokulda benzer bahaneleri kendime hedef yaptım ve nihayet liseye başladım. Fakat ne yazık ki bu marazdan yine yakamı kurtaramadım. Etrafımdaki hayır havarileri hocalarımızın anlattıkları, okuduklarımız ve dinlediklerimiz karşısında hep “hele bir üniversiteye kapak atalım o zaman bunların hepsini hayata geçiricez…” boş avuntularıyla kendimi uyuttum. Sonra üniversiteye girince anladım ki bu bir hastalık ve çevremde benim gibilerden çok var. Herkesin dilinde birbirinden farklı kılıklara girmiş “bir günü bekleyerek bugünden vazgeçme illeti” tüm toplumu sarmış. İnsanlar istikbale bakarken yürüdükleri yolun şartlarını göremeyerek sürekli tökezliyor ve geleceği belli olmayan günlerin hülyalarıyla teselli oluyor.
Tabii bu hastalık insanın ruhuna bir defa girmeye görsün, üniversitedekilerin de hayali bir an önce mezun olmak ve iyi bir işe yerleşmek. Keşke artık o beklenen gün gelse de bu çile bitse diye hiç ümit etmeyin, çünkü ben kovalayanlar arasında o günü yakaladım diyenini duymadım. Okulunu bitirip arzu ettiği gibi bir iş bulunca ideallerindeki insan olmaya niyet edenlerden şimdilerde yanımda çok var. Fakat nasıl bir günse bu, kovaladıkça kaçıyor. Şimdi de “ille de evlenelim sonra kendi düzenimizi kurunca olacak inşallah…” hayali temennilerindeler. Hayali diyorum çünkü sorunun kaynağını yanlış yerde arayanlar bir ömür boyu yollarda telef olup gidiyorlar.
Bir de geleceği garanti olmayan malum günlere odaklanıp yıllarını heba eden gençlerin yanında bu masum fikirle kendini uyutan büyükler de var. Onlar namaz kılmaya başlamak için kırk yaş eşiğini geçmeyi bekliyorlar, hacca gitmek içi ise ya emekli olma şartları ya da çocuklarını evlendirmiş olma hedefleri var. Allah da kulluklarını şarta bağladıklarından dolayı onları o güne çoğu zaman kavuşturmuyor ve onlar taşıdıkları o yalancı hicranla ahirete göçüp gidiyorlar. Bir bakış silsilesini açıklayan“memur zihniyeti” tabiri “emekli olmak için yaşayan” zamanyedi kocaman bir kitlenin halini anlatmak içinde kullanılıyor. Bir büyüğümüzün, “bir ömür, 25–30 sene boyunca kavuşup kavuşamayacakları belli bile olmayan kısacık bir emeklilik hayatı için çalışıp didiniyorlar, semeresi sonsuz saadet olan ahiret için günde bir saat namaza ayırmayı çok görüyorlar; batsın öyle emeklilik!” benzetmesi içinde insan hep küçük kazanma hesapları içinde büyük kaybediyor.
Şimdilerde kime hangi konuda dokunsanız ve hayır adına bir tavsiyede bulunsanız kendini kandırdığı gibi sizi de istemeden aldatarak size ertelediği günün hülyalarından ve nasıl iyi bir insan olacağından bahsediyor. Ve enteresandır ki çoğumuzda çevremizdekilere karşı ömrümüzü yakıp yıkan bu duruşa karşı odun taşır gibi destek olan bir hal içindeyiz. Kızının dağınıklığını gören baba “evladım genç kızsın, düzenli ol biraz…” dediğinde imdadına annesi yetişiyor ve “bırak bey kızı, bekârlığında rahat etsin, evlenince kendi yuvasında düzenini kurar…” diyor. Baba erkek evladını lise yıllarında yazları bir işe yerleştirip hayat tecrübesi kazanmasını hedeflerken devreye amcalar giriyor ve bırak la başlayan bildik cümlelerden söylüyor. Her nedense dostlarda birbirine hep zor fakat hayırlı olanı değil de kolay ve muhatabının hoşuna gidecek olanı tavsiye ediyor bugünlerde. Gerçi böylelerinin dost olup olmadığı da su götürür ama günümüzde örneği çok olduğundan gerçeği ile karıştırıldı da muhakkak.
İnsanların hayallerini hep bir günü bekleyerek ertelemelerindeki çarpıklığı fark ettiğinden beri bu satırların emanetçisi yarınına dair daha telaşsız olarak bugünü yaşamaya gayret ediyor. Çünkü üniversiteyi bitirdiğinde de bu oyunun bitmediğini gördü ve bu oyalanmayı daha fazla sürdürmeye hiç niyeti yok. Önceden iki bavulla her sene ev değiştirerek çoğu düşüncesini yıllar sonraya ertelerken, üniversitenin üçüncü sınıfından beri her yıl kaldığı odaya çiçekler alıyor, duvarlarını tablolarla süslüyor ve hiçbir hayalini ertelemiyor. Aklına koyduğu bir hedefi gerçekleştirmek için belli bir parametre koymanın anlamsızlığının defalarca imtihanını yaşamış olarak bugün elinden gelenini yaparak daha huzurlu yaşıyor. Mesela artık kitap okumak için hafta sonunu beklemiyor, bir alışkanlığa niyet ettiği zaman ortaokul yıllarında yaptığı gibi “pazartesi başlıcam, yeni ay ile birlikte hayata geçiricem demiyor. Elbette ki daha alacağı çok yol var fakat en azından kendini “o gün geldiğinde yapıcam…” içi boş hayali ile uyutmayarak yapamadıkları karşısında acizliğinin farkında ve Rabbinden iradesine fer vermesi ve onu bırakmaması için dua dua yalvarıyor. Ayrıca tayinim çıkacak düşüncesiyle yıllarca imkânı olduğu halde araba almayan öğretmen arkadaşlarına, çocukluğu boyunca büyüyeceği gün hesaplanarak büyük elbiseler giymek zorunda kalan zamane nesline de dua etmeyi ihmal etmiyor…
Bu ahvalin dertlisi olan dostum, gel bir gün diyerek ertelediğin ne varsa bugünden tezi yok hayata geçirmek için tüm himmetini, gayretini ortaya koy. Yarınının geleceği belli değil ve tecrübe ile sabittir ki Efendimiz (sav)’in gencin namazını güneşe, yaşlınınkini muma benzetmesi misal mevsiminden sonraya ertelenen hayatta ne varsa kıymeti düşüyor. Şimdi sıra sende; kendine ait prensipleri olan ve bu prensipleri hayata geçirmek için bahane duvarlarıyla hayatını tıkayarak ömrünü ziyan edenlerden olmamak için Hakka hal ve kal diliyle yalvar ve artık olucam yapıcam deme, yap ve ol…
Elbet bir gün dönücem… Ocak 11, 2008
Posted by akademim in Gurbet Günlüğü.24 comments
KAVUŞMAYA BİR GÜN DAHA YAKLAŞTIK…
.
Kurşuni gri bir renge boyanmıştı gökyüzü sen semasında kaybolurken ülkemin… Beraber hayallerini kurmuştuk yıllar yılı hicretin ama diyarı ilk terk eyleyen de sen oldun. Muhakkak tahammül etmek güç olacaktı ve yolun çetin şartları daha baştan kabul edilmeliydi hem giden hem de ardında bıraktıkları tarafından fakat hiç birimiz bilemedik bu denli bir boşluk yaşayacağımızı gidişinle. Şimdi İstanbul’un havasını soluduğun her köşesi sana hasret ve hasretliklerin mahrumiyeti yeni uhuvvet vesilemiz buralarda. Daha kaç gece sabaha erecek nefesini duymadan ve kapıyı açışımda sensiz kalışımın bitmesine kaç saat kaldı bilinmez ama ben bu yokluğa alışmayacağım. Alışmanın vefasızlık anlamına inandığım gibi alışamamanın kalbimdeki yükünün ağırlığı altında ezildiğimin de en derin hislerindeyim. Günlüğümün bir sayfasını daha sensizlik şiiriyle doldurarak diğerine geçerken ve vuslatın her harfine ayrı ayrı dua kelimeleri dizerken sen hala yoksun.
Belki bütün ayrılıklar ebedi beraberlikler için ama katlanmak kaf dağından ağır bir yük oldu bende. Susuzluğuyla her çatladığında sinemin koşarak hayat bulduğum derman çeşmemin suyla kavuşacağı günün sabırsızlığı aman vermiyor yüreğime. İçimden çocukça bir ses “hasret yorulsa…” ve seni birkaç dakikalığına olsun görmemize izin verse diyor. Gel gör ki hayatın kanunları ne hasret ne yorgunluk dinliyor. İnadına ayrılık türkülerini kapatıyorum ve ümitsizlik soluklayan her sesi gökyüzüne karışmadan boğuyorum içimde. Belki yarın, belki daha da yakın şairin dediği gibi bir gün sende gelecek ve yokluğunla ıslanan gözlerimi ellerinle sileceksin. O kocaman demir bedenleriyle seni bize getirecek uçaklar her ne kadar yaptıkları işin anlamından habersiz olsalar da, bu vuslatın çığlığı olacak dostlarınla bir gün her beraber arkamızı dönüp hava meydanlarına bizde evimize gideceğiz. Ve bugünleri buruk tebessümlerle yâd edip talihime şükredeceğiz. Şimdi ümidin kanadı kırık pencere kenarında uçacağı günü hüzünle bekliyor. Her hayal bir dua gibi yükselirken Sahibine,
Bir gün daha geçti sensiz, yok hayır kavuşmaya bir gün daha yaklaştık…
Bunca acıyı boşuna çekmez hiçkimse…
Tek bildiğim elbet bir gün dönücem…
Sözün sözümün âyinedarıdır… Ocak 8, 2008
Posted by akademim in Akademi Kalemlerinden.9 comments
.
“Birlikte yedi veren başaklar gibi omuz omuza yürüme duasıyla…”
.
“Zamana tutunmuştum” der birçokları. Vaktin alacalığında hipnoz olur gibi büyüleyen deli zamanlara bir sağa bir sola kaymakta gözbebekleri…
Sustuğum vakitlerdi benim de. Sustuğum ve koklamadığım. Penceremi açardım. Kesif bir baharat kokusu dolardı içime ve kirli bir hava. Anlamazdım, anlayamazdım… Bir, iki; nefesimi tutup sonra bırakırdım irademi boşluğa. Kuşlar kanatlarıyla tutmaya çalışırlardı gökyüzünden süzülen umutlarımı. Kuşlara acırdım. Bir “söz”ün, bir “koku”nun ve bir “doku”nun tılsımlı ilmini keşfetmek üzereydim. Ve içime bahşedilmiş tüm korkuya tutunarak ağır ağır yaklaşmaktaydım O’na. Adımlarım sessiz sayhalarımın “geri dön!” sedalarına karşı, inadına kırmızıydı… Duygularım gönlümün ağırlığı altında yazılmış vasat bir oyunun senaryosuna bekçilik etmekteydi. Gece; ağır düşlerin gölgesinde nefesimi kesmekteydi ki âşık oldum…
Yapraklar sonbaharı müjdeledi. Güneş ihtiyacım olan sıcaklığa müsaade verir gibi daha az ısıtır oldu bedenimi. Kaldırımlar hasretini çeker oldu aşk yüklü adımların. Nazarına dolacağım ana kadar zatını temsilen şükretti, sabır. Sabır nasıl şükrederdi hiç anlayamadım… Ilık iklimlerin merhametine sığınmış, üzerimde beni bir gölge gibi takip eden güneşin şefkatinde sıcaklığını bulmaktaydım. Zordu… Çok zordu… İki gece ve iki gündüz boyunca şefkatin muazzam sınırlarına tanık oldum. Şefkate daldırdım parmağımı. Ki; sadece bir tadımlık müsaadem olduğunu anladığımda, kaybın kıymetini anlamak için oldukça geçti zaman…
Ve kendini hatırlayan bir düşü tekrar etti güzel sözlerin sahibi… İlk defa acıyla konuşuyordu. İlk defa acıyla susmuyordu…
“Sarsıldım” dedi ilkin.” kararsız duyguların tehlikeli sularında ıslattım üstümü başımı. Kavruk acıların sıcağı değiyordu parmak uçlarıma. Saçlarım… Hele saçlarım, günahla taradığım ruhumun dizginleri; derinimde açığa çıkmayı bekleyen tüm sırların müsebbipleri”…
Kulak asmak istemedim önce, saçmalık gibi geldi sözleri. Oysa ne zamandır yüreğimi sıkıca tutan bir el gibi hiç terk etmemişti beni. Ona ihanet edemezdim biliyordum. Öyle sıkıldım ki o an, öyle bıktım ki her şeyden; sevdiğim, sevmediğim ne varsa çekip almak istedim dolabımdan. Her şeyi yere savurmayı arzu ettim ama yapamadım. Mantığımın sesi baskın çıkıyor, beni susturuyordu. Duyguların itaatimin altında olduğunu bilmek istedim, hem de çok… Fakat sağa sola kaçışan kuşlar gibi ötüyorlardı sadece. Bana yaptıkları tüm iyilik gözyaşlarıyla olan buluşmalarımızı ayarlamaktı.
“Yüreğimi söküp yerinden tadilata sokmalı ve sessiz çığlıkların süslediği düşüncelerimi tek tek eleyip bahar temizliğine girer gibi istiflemeli, zamanı gelince yerine yerleştirmek üzere…”
Kim diyor? Kim söylüyor tüm bunları!”
“Bir defa! Sadece tek bir defa, dağıt her şeyi. Ruhunu dağıttığın gibi! Eşyaları dağıttığın gibi, kelimelerini dağıttığın gibi dağıt korkmadan!”
Bakışlarım aynada ki aksini teyit ederken, “uzaklar” ne de güzel geliyor muhayyileme. Ne de çekici, nasıl da çağırıyor kendinden kopmak isteyen beni… Tutsam mı ucumdan? Yoksa bıraksam mı avucumda sıktığım yorganımı… Gözyaşlarımın gecelerce üstüne aktığı yastığım yapayalnız kalsa mı?
Düşüncelerin biri konup biri göçerken zihnimden bir ses bölüyor telaşımı. Birden bir ses duydum. Kulaklarımı sağır eder gibi çalıyor kapıyı biri. Sağa sola bakınıp şaşkınlıkla sese yöneliyorum. Hafifçe ve ürkek bir halde; “Kim o?” diyorum…
Cüssesi gözlerimi yerinden çıkartacak gibi dehşete düşürüyor beni. Gözpınarlarımdan çağlayan umut daha bir hızlanıyor. Ve arınmak istiyor kirden. Gelen ağır misafiri kaldıramaz vicdanım, gözlerimi yumup, görmezden gelsem ve duymamış olsa kulaklarım. Hayır; inatla çarpıyor geniş kapının koca tokmaklarını “günahlarım”…
Ve beynime çakılan soruların en masumu duruyor işte karşımda, günahlarımın ayakucunda. Ve sesleniyor;
“Hey Aşk! Masumiyetin boyunu aştı, korkusuzluğun kendini taşırdı ve bendine sığmaz oldu acıların. Hey Aşk! Gözyaşlarının rengine boyanmadığın müddetçe yer yok burada sana. Git haydi, git de kendine bir şifa durağı bul Ve rahat bırak beni… Bırak ki; yol alayım… Bırak ki, sana varayım…”
Susuyor Aşk kısa bir süre… Zatını kibirle aldatarak… Ve sevgiliyi fütursuzca kandırarak…
Ve ardından hürmetli bir yönelişle icabet ediyor;
“Sözün sözümün âyinedarıdır…”
Tüm olabilmenin yarım durağındayım şimdi. Ellerimi kaldırmış bekliyorum. Yağmur ince ince çiseliyor. Ne elbiselerim tam anlamıyla ıslanıyor, ne bedenim. Sadece ruhum… Bir ruhum sırılsıklam yıkanmakta. Hatta öyle ki; üşüyorum… Pişmanlığın rahmetinde zifiri umutlarım varmış meğer. Ve korkusuz düşlerim. Fakat düşüncelerim, düşlerim kadar cesur değillermiş. Anlıyorum… Sızlayan acılarımın nafile tesellilerinde pişkinleşmiş hepsi. Düşlerimin düşüncelerimi kandırmasını diliyorum kendi benliğimden. Fakat gönüllü bir aldanış olsun bu. Riyakâr cilvelerden uzak olsun. Tüm istifadeli telkinleri biriktiriyorum zihnimde şu an. Bir de; aynanın karşı cephesinden kahverengi tuzaklarıma sesleniyorum. Ki; kabullensin acziyetini…
“Zamanını bekliyorum…” diyor müphem bir ses.
“Ne zaman?” diyor bir diğeri daha kat’i bir duruş ile. Ve devam ediyor.
“Bak gidiyor vasıtan, hani yıllardır beklediğin, hani gelmesi için gözyaşlarıyla Tanrıya dualar ettiğin, bak işte! Bak, gidiyor… Ve sen sadece bekliyor musun?”
Susuyor tüm sessizlikler. Ve usulca başlarını öne eğiyorlar. Sükûta edebine olan hasretimi bir kez daha tüm benliğimle kavrıyorum. “Ben” ben olmaktan ilk defa korkuyorum böylece. Tâbi olmaya; susuzluğunda kumları içen bir meczup gibi ihtiyacım varsa da; korkuyorum… Korkuların rahmetin basamakları olduğunu hatırladıkça biraz daha korkuyor ve biraz daha seviyorum…
Biraz sonra; tüm ızdıraplarımı düşüreceğim gözlerimden. Yüreğimin üstündeki ellerini tutup, doya doya öpeceğim. Gitmemen için yalvarmayı dilesem de, seni döndürmemek için yolundan, gitmene müsaade edeceğim. Veya korkularımı azığım yapıp koşmaya başlayacağım ardından… Yetişmem gereken çok durak var. Her durakta yıllar önce yitirdiğim cesaretli anılar… Tek tek geri almalıyım hepsini. Geri alabilmek için önce koşmalı, koşabilmek için ise her durakta ayrı bir renge bürünmüş ve diyar diyar beni ardından gezdirecek olan cesaretimi bulmalıyım önce…
Kulağımda ki ses yormadan ve durmadan söylüyor;
”Gücün var mı sahiden; derin sularda inci tanesi aramaya?”
Cevap veriyorum;
“Evet, O varsa gücümde var…
.
Yazan: Sayha
Tevekkül Kapısını Sabır Tokmağıyla Çalın… Ocak 3, 2008
Posted by akademim in Akademi Kalemlerinden.14 comments
Tevekkül; Sebeplere gereğince teşebbüs ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemek ve O’nun takdirine razı olmaktır.Sabır ise; Zorluklara ve acılara katlanmak. Halinden şikayet etmemektir.
İnsan içinden çıkılmaz gibi görünen her hadisede tevekkül kapısını sabır tokmağıyla çalmalı…Çünkü; bu kapı insanı; darlıktan genişliğe, zahmetten rahmete buyur eder.İnsan gücü yettiği kadar duyar,görür,işitir.Yani; nihayet bulan bir çizgisi var.Bu nihai noktanın (ihtiyaca yönelik) sonsuza dönüşmesi, sonsuz güce dayanmakla mümkündür.Ne acibtir ki;Kainatta canlı varlıklarda olduğu gibi cansız varlıklarda da tevekkül yetisi vardır.Mesela;Toprak altındaki tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık kaygısına düşmeden yavru yapan hayvanlar ve nihayet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergilerler…
İnsan tevekküle en ziyade muhtaç varlıktır.Çünkü;Acizliği her halde her hareketinde ayan olan insan baki arzu ve isteklerine cevap vermekte tedarikte de aciz.İstekleri oldukça fazla, ihtiyaçları pek ziyadedir.Öyle bir güce ihtiyacı vardır ki; onun sonsuz isteklerine cevap verebilsin.Bakiye yönelik arzularını kırmasın.Buna kudreti yetecek tek varlık vardır; Sonsuz Baki Olan Cenab-ı Hakk…
Tevekkül üç mertebedir. Birinci mertebe,Cenabı Hak’kın inayetine itimat etmek.
İkinci mertebe, Allah’tan başkasından yardım beklememek.
Üçüncü mertebe ise her işte Hakk’ın rızasından ayrılmamaktır.
Demek ki tevekkülün birinci mertebesi (itimat), ikinci mertebesi (inkıyat), üçüncü mertebesi ise (teslim ve rıza)dır.
Sonsuz gören, işiten, duyan, ve ol demesiyle Kainatta her şeyin olmasına güç yettiren Rabbimiz var.O’nun gücü kainatta her şeye yeter.O sevdiği kulunu, kainatta tüm mevcudata sevdirir.En sevdiği Habib-i Zişan’ı bir hurma kütüğüne bile sevdiren Allah (c.c)… İçinden çıkılmaz görünen her meselenin çözülmesi Onun kudretiyle hikmetinin iktizası gerekliliği) iledir.Bunu böyle bilmek ve Onun sonsuz kudretini dayanak noktası bilmek lazım geliyor.
İmtihan ne kadar büyükse, (kazanıldığı takdirde) müthiş neticeleri de meyve verecek demektir.İmtihanın büyüklük derecesini bilmeye/görmeye belki bizler muktedir değiliz ancak, dayanılması zor musibet, hastalık gibi (zahiri) şer görünen hadiseler imtihanın çetin numuneleridir.Allah (c.c) insana sabretme yeteneği bahşetmiştir.Demek ki kuluna dayanamayacağı sorumluluk hiçbir zaman yüklemez.İmtihana tabi insanoğlu sabrederken de yalnız değildir.”Muhakkak ki Allah (c.c) sabredenlerle beraberdir.” Bakara,153.
Sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz, Arz-u hal edebilme şansı vermiş kuluna, “benimle dertleş bana derdini aç çünkü ancak ben deva olabilirim dercesine “Dua edin icabet edeyim” (Mü’min,60) buyurmuştur.
Dünya sıkıntılarından ruhumuz hastalandı ve artık bir felah kapısına ihtiyaç duyuyor işte kapı! Ne duruyoruz hemen çalmak lazım!
(Cenab-ı Hakk rıza dairesinden ayırmasın, Onun rızası uğruna geçen bereketli zamanları daim kılsın inşaallah.)
Yazan: Sessiz Nida













